Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi, bebeklikten ergenliğe kadar olan bireylerde görülen kan hastalıkları (hematoloji) ve kanser (onkoloji) hastalıklarının tanı ve tedavisine odaklanan bir tıp uzmanlığıdır. Bu alan temelde iki geniş kategoriyi kapsar: Birincisi, kanın pıhtılaşma sorunları, üretim eksiklikleri veya yapısal bozuklukları gibi kanser olmayan hematolojik durumlar; ikincisi ise lösemilerden (kan kanseri) solid tümörlere (kitle oluşturan kanserler) kadar uzanan onkolojik hastalıklardır. Bu disiplin, bu karmaşık ve hassas hastalık gruplarının yönetimi için son derece özelleşmiş bir klinik yaklaşım ve multidisipliner bir altyapı gerektirir.
Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi hangi hastalıklarla ilgilenir?
Bu uzmanlık alanı, temelde iki ana grup hastalığı kapsar. Her ne kadar isimleri sıklıkla bir arada anılsa da hematoloji ve onkoloji farklı durumları inceler:
Onkolojik Durumlar (Kanserler): Bunlar çocukluk çağında görülen kötü huylu (malign) hastalıklardır.
- Lösemiler (en sık görülen çocukluk çağı kanseri olan kan kanseri)
- Lenfomalar (lenf bezi kanserleri)
- Beyin ve sinir sistemi tümörleri
- Nöroblastom (bir sinir sistemi tümörü)
- Wilms tümörü (böbrek tümörü)
- Kemik tümörleri (Osteosarkom, Ewing Sarkomu)
- Yumuşak doku sarkomları (Rabdomiyosarkom)
Hematolojik Durumlar (Kanser Olmayan Kan Hastalıkları): Bunlar “iyi huylu” (benign) olarak adlandırılsalar da çoğu zaman ciddi, kronik ve hayat boyu takip gerektiren hastalıklardır.
- Talasemi (Akdeniz Anemisi)
- Orak hücreli anemi
- Hemofili ve diğer pıhtılaşma bozuklukları
- ITP (İmmün Trombositopeni, kan pulcuklarının yıkılması)
- Çeşitli anemiler (kansızlıklar)
- Kemik iliği yetmezliği sendromları (Fanconi anemisi gibi)
Bu hastalıklarda neden bütün bir ekip çalışması gerekir?
Çocuk hematolojisi ve onkolojisi alanındaki hastalıkların tanı ve tedavi süreçleri, tek bir hekimin tek başına yönetebileceğinden çok daha karmaşıktır. Başarıya ulaşmak için, birçok farklı uzmanın bir araya geldiği “multidisipliner bir ekip” modeline ihtiyaç duyulur.
Bir çocuk bu alana sevk edildiğinde, aslında tek bir doktora değil bütüncül bir destek sistemine yönlendirilir. Bu sistem, hastalığın sadece tıbbi yönlerini değil aynı zamanda çocuğun ve ailenin psikolojik, sosyal ve eğitimsel ihtiyaçlarını da karşılamak üzere tasarlanmıştır.
Bu kapsamlı klinik ekip yapısı genellikle şu rolleri içerir:
- Uzman Çocuk Hematolog/Onkologları
- Özelleşmiş onkoloji ve hematoloji hemşireleri
- Çocuk cerrahları
- Radyasyon onkologları (ışın tedavisi uzmanları)
- Patologlar (tanıyı koyan uzmanlar)
- Girişimsel radyologlar
- Klinik psikologlar ve sosyal hizmet uzmanları
- Diyetisyenler
- Fizyoterapistler
Hematoloji kelimesi sadece kanser anlamına mı gelir?
Bu toplumdaki en yaygın yanılgılardan biridir. “Hematoloji” kelimesi duyulduğunda, akla hemen lösemi veya lenfoma gibi kanserler gelir. Ancak bu alanın çok büyük ve önemli bir kısmı, kanser olmayan (iyi huylu veya benign) kan hastalıklarıyla ilgilenir.
Burada “iyi huylu” kelimesi “basit” veya “önemsiz” anlamına gelmez. Bu hastalıkların birçoğu (örneğin Akdeniz Anemisi veya orak hücreli anemi) kroniktir, hastanın yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir ve ömür boyu dikkatli bir tıbbi takip gerektirir.
Dahası, bu alandaki en önemli zorluklardan biri, “iyi huylu” ve “kötü huylu” arasındaki çizginin bazen çok bulanık olmasıdır. Bazı iyi huylu hematolojik durumlar zamanla kansere (pre-malign) dönüşme riski taşıyabilir. Bu nedenle bu hastaların takibi büyük bir titizlik gerektirir.
En sık görülen kanser dışı kan hastalıkları nelerdir?
Kanser olmayan hematolojik durumlar kalıtsal veya sonradan edinilmiş olabilir. En sık karşılaşılan gruplar şunlardır:
Hemoglobinopatiler (Talasemi ve Orak Hücreli Anemi):
Bunlar kana kırmızı rengini veren ve oksijeni taşıyan “hemoglobin” molekülünün genetik hastalıklarıdır.
Talasemi (Akdeniz Anemisi): Vücudun yeterli miktarda sağlıklı hemoglobin üretemediği durumlardır. Şiddetli formlarında (Talasemi Major) hastalar, ömür boyu düzenli kan transfüzyonlarına (kan nakli) ihtiyaç duyar. Bu transfüzyonlar hayat kurtarıcıdır ancak vücutta demir birikmesine (hemosideroz) yol açar. Bu fazla demir organlara (özellikle kalp ve karaciğer) zarar verir. Bu nedenle transfüzyon tedavisi mutlaka “demir şelasyonu” (vücuttaki fazla demiri atan ilaçlar) ile birlikte yürütülmelidir.
Orak Hücreli Anemi: Hemoglobinin yapısının bozuk olduğu bir durumdur. Alyuvarlar (kırmızı kan hücreleri) “orak” şeklini alır. Bu anormal hücreler damarları tıkayarak şiddetli ağrı krizlerine (vazookluzif kriz), enfeksiyon riskine ve organ hasarlarına yol açar.
Tedavi, bu krizleri ve organ hasarını önlemeye odaklanır.
- Ağrı krizleri sırasında güçlü ağrı kesiciler
- Yeterli sıvı desteği (hidrasyon)
- Enfeksiyonlardan korunma (aşılar, profilaktik antibiyotikler)
- Kriz sıklığını azalttığı kanıtlanmış “Hidroksiüre” gibi ilaçlar
- Felç önlenmesi veya akut göğüs sendromu gibi ciddi durumlarda kan transfüzyonları
- Kanama ve Pıhtılaşma Bozuklukları (Koagülopatiler):
Çocuk hematolojisinin temel zorluklarından biri, “normal” çocukluk çağı morarmalarını, altta yatan tehlikeli bir kanama bozukluğundan ayırt etmektir.
Hemofili: Kanın pıhtılaşması için gerekli olan bazı faktörlerin (Faktör VIII veya IX) eksik olduğu, Xe bağlı kalıtsal bir hastalıktır. Tedavideki modern yaklaşım artık kanama olduktan sonra “ihtiyaç halinde” faktör vermek yerine, kanamayı başlamadan önlemek için düzenli aralıklarla (profilaktik olarak) eksik faktörün damardan verilmesidir. Bu yaklaşım yıkıcı eklem hasarlarını büyük ölçüde engellemiştir.
ITP (İmmün Trombositopeni): Vücudun kendi bağışıklık sisteminin, kan pulcuklarına (trombositler) saldırdığı ve onları yok ettiği edinsel bir durumdur. Çocuklarda ITP genellikle iyi seyirlidir ve birçoğu kendiliğinden düzelir. Trombosit sayısı çok düşük olsa bile, ciddi bir kanama riski yoksa (ciltteki morarmalar dışında), “dikkatli gözlem ve bekleme” genellikle tercih edilen yaklaşımdır. Aktif tedaviler (kortikosteroidler, IVIg gibi) sadece kanama riski yüksek olan veya aktif kanaması olan çocuklar için saklanır.
Kemik iliği yetmezliği sendromları neden bu kadar önemlidir?
Kemik iliği yetmezliği (BMF), kemik iliğinin (vücudun kan hücre fabrikası) yeterli miktarda alyuvar, akyuvar ve trombosit üretememesi durumudur. Bu durum kanda “pansitopeni” (tüm hücrelerin sayısının azalması) olarak görülür.
Tanıdaki en kritik adım, bu durumun sonradan kazanılmış (edinsel, örneğin bağışıklık sistemi saldırısı sonucu) bir aplastik anemi mi, yoksa Kalıtsal Kemik İliği Yetmezliği Sendromu (IBMFS) mu olduğunu ayırt etmektir. Bu ayrım hayati önem taşır çünkü tedavileri ve uzun vadeli riskleri tamamen farklıdır.
Kalıtsal sendromlar (Fanconi Anemisi, Diamond-Blackfan Anemisi gibi) “iyi huylu” kan hastalıkları olmalarına rağmen, akut miyeloid lösemi (AML) veya miyelodisplastik sendrom (MDS) gibi kanserlere ilerleme riskleri çok yüksektir. Bu durum “iyi huylu” ve “kötü huylu” arasındaki çizginin işlevsel olarak nasıl bulanıklaştığını gösterir. Bu hastaların takibindeki amaç sadece kan değerlerini yönetmek değil aynı zamanda aktif ve ömür boyu kanser taraması yapmaktır. Bu sendromların çoğunda tek kalıcı tedavi, kök hücre naklidir.
Çocukluk çağı kanserlerindeki en büyük başarı nedir?
Pediatrik onkoloji alanı, tıp dünyasındaki en büyük başarı hikayelerinden biridir. Çok değil birkaç on yıl önce tanı konulduğunda tedavi başarısı çok düşük olan birçok hastalıkta, bugün muazzam bir ilerleme kaydedilmiştir.
Örneğin en sık görülen çocukluk çağı kanseri olan Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL) veya Burkitt Lenfoma gibi bazı lenfoma türlerinde, modern tedavi protokolleri sayesinde sağkalım oranları %90-95’in üzerine çıkmıştır.
Ancak bu büyük başarıya rağmen, ne yazık ki kanser, çocuklarda hala hastalığa bağlı kayıpların önde gelen nedenlerinden biridir. Bu görünürdeki çelişkinin nedeni, tedavisi hala çok zor olan bazı spesifik, agresif tümör alt tipleri (özellikle bazı beyin tümörleri) ve en önemlisi, tekrarlayan (nükseden) veya tedaviye dirençli hastalıklardır.
Bu durum modern pediatrik onkolojinin temel stratejisini doğurmuştur: Risk Sınıflandırması. Artık “tüm lösemileri” veya “tüm beyin tümörlerini” aynı şekilde tedavi etmiyoruz. Hastalığın moleküler ve genetik özelliklerini kullanarak, her çocuğu en başından itibaren “düşük risk,” “standart risk” veya “yüksek risk” gruplarına ayırırız. Tedavinin yoğunluğu, süresi ve türü tamamen bu risk grubuna göre belirlenir.
Başlıca çocukluk çağı kanserleri hangileridir?
Kanserler, kan ve lenf sisteminden (hematolojik) veya katı organlardan (solid tümör) kaynaklanabilir.
Hematolojik Kanserler (Kan ve Lenf Sistemi):
- Lösemiler: Kemik iliğinden kaynaklanırlar.
- Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL): En yaygın olanıdır. Yüksek tedavi başarısı vardır, ancak risk grubuna (örn. genetik özellikler, tanı anındaki yaş) göre tedavi yoğunluğu değişir.
- Akut Miyeloid Lösemi (AML): Daha az yaygındır ve genellikle daha yoğun tedavi gerektirir. Artık FLT3 mutasyonu gibi moleküler belirteçlere göre sınıflandırılır.
- Lenfomalar: Bağışıklık sisteminin bir parçası olan lenf bezlerinden başlarlar.
- Hodgkin Lenfoma: Tedavi başarısı çok yüksektir. Modern yaklaşımdaki ana hedef, kür oranını korurken tedavinin uzun vadeli yan etkilerini (kardiyotoksisite, ikincil kanser riski) azaltmaktır (“de-eskalasyon”).
- Non-Hodgkin Lenfoma: Çok çeşitli bir hastalık grubudur. Bazı tipleri (Burkitt Lenfoma) çok yoğun kemoterapiye rağmen %95’in üzerinde kür şansına sahipken, bazı tipleri daha zorlu olabilir.
Solid Tümörler (Beyin Dışı):
Bunlar vücudun çeşitli organ veya dokularında kitle (kütle) oluşturan kanserlerdir.
- Nöroblastom: Sıklıkla böbrek üstü bezlerinden veya sempatik sinir sisteminden kaynaklanan bir tümördür. Tedavi, MYCN geninin durumu (amplifikasyon varlığı yüksek riski gösterir) gibi genetik özelliklere göre yönlendirilir.
- Wilms Tümörü (Nefroblastom): Çocuklarda en sık görülen böbrek kanseridir.
- Sarkomlar: Kemik veya yumuşak dokulardan kaynaklanırlar.
- Rabdomiyosarkom: En yaygın yumuşak doku sarkomu.
- Osteosarkom ve Ewing Sarkomu: En yaygın kemik tümörleri.
Beyin tümörleri tanısındaki en büyük yenilik nedir?
Merkezi Sinir Sistemi (MSS) tümörleri, çocuklardaki en yaygın solid tümörlerdir ve ne yazık ki bu yaş grubundaki kansere bağlı ölümlerin önde gelen nedenidir.
Beyin tümörleri alanındaki en kritik ve devrim niteliğindeki modern gelişme, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) yeni sınıflandırmasıdır (WHO CNS5). Bu yeni sınıflandırma ile artık tümörleri tanımlamak için sadece histolojiye (mikroskop altındaki görünüm) güvenilmemektedir.
Artık tanı, tümörün moleküler ve genetik imzasına dayanmaktadır. Bunu, tümörün “kimlik kartını” okumak gibi düşünebilirsiniz. Bu moleküler “kimlik kartı” (örneğin H3 K27-değişimli, WNT-aktive, SHH-aktive, BRAF füzyonu gibi), bize tümörün adından çok daha fazlasını söyler. O tümörün nasıl davranacağını, ne kadar agresif olduğunu ve en önemlisi hangi tedavilere yanıt vereceğini belirler.
Örneğin “Medulloblastom” artık tek bir hastalık değildir; genetik profiline göre 4 farklı alt gruba (WNT, SHH, Grup 3, Grup 4) ayrılır ve bu grupların hem tedavileri hem de prognozları birbirinden tamamen farklıdır. Benzer şekilde “Diffüz Midline Gliom (DMG)” gibi bazı çok agresif beyin sapı tümörleri, artık H3 K27 adı verilen spesifik bir histon mutasyonu ile tanımlanmaktadır.
Tanı koymak için hangi temel prosedürler kullanılır?
Doğru tedavi, doğru tanı ile başlar. Bu alandaki tanısal prosedürler, sadece bir “test” değil aynı zamanda tedavi planını aktif olarak yönlendiren müdahalelerdir.
Kemik İliği Aspirasyonu ve Biyopsisi:
Bu hem hematolojik (kansızlık, kemik iliği yetmezliği) hem de onkolojik (lösemi, lenfoma evrelemesi) durumlar için temel bir tanısal prosedürdür. Kemik iliğinin (kan hücre fabrikasının) hem sıvı kısmını (aspirasyon) hem de doku mimarisini (biyopsi) incelememizi sağlar.
Lösemi hücrelerini (blast) aramak
Kemik iliğinin ne kadar çalıştığını (hücresellik) görmek
Lenfoma veya nöroblastom gibi diğer kanserlerin iliğe yayılıp yayılmadığını (evrelenmesini) kontrol etmek
Tedaviye yanıtı değerlendirmek
Çocuklar için en kritik fark, bu prosedürün neredoksa her zaman anksiyete ve ağrıyı yönetmek için rahatlatıcı veya uyutucu ilaçlar (sedasyon) altında yapılmasıdır.
Lomber Ponksiyon (LP / Belden Su Alınması):
Lomber ponksiyon, pediatrik onkolojide benzersiz bir şekilde hem tanısal hem de terapötik (tedavi edici) amaçla kullanılan kritik bir yöntemdir.
Tanısal Kullanım (Evreleme): Lösemi veya lenfoma hücrelerinin Beyin Omurilik Sıvısına (BOS) yayılıp yayılmadığını anlamak için esastır. Merkezi sinir sistemi (beyin ve omurilik), malign hücrelerin sistemik kemoterapiden “saklanabileceği” bir “sığınak bölge” olarak kabul edilir. BOS’ta hücre bulmak, tedaviyi ve prognozu doğrudan değiştirir.
Terapötik Kullanım (Tedavi): Çoğu damardan (IV) verilen kemoterapi ilacı kan-beyin bariyerini geçemediği için, LP, kemoterapiyi doğrudan BOS’a (merkezi sinir sistemi) uygulamak için intratekal kemoterapi adı verilen bir yöntemle tek yolu sağlar. Bu nedenle tanısal amaçla yapılan bir LP, genellikle aynı zamanda koruyucu (profilaktik) veya tedavi edici intratekal kemoterapinin ilk dozudur.
“Minimal Rezidüel Hastalık” (MRD) nedir ve neden bu kadar önemlidir?
“Minimal Rezidüel Hastalık” (MRD), lösemi tedavisinde bir devrim yaratmıştır. Tedavinin başında ve belirli aşamalarında, kemik iliği örneğine mikroskop altında bakıldığında “blast” (lösemi hücresi) görülmeyebilir ve “tam remisyon” (tam iyileşme) rapor edilebilir.
Ancak Akım Sitometri gibi çok daha hassas teknolojiler kullanarak, mikroskobun göremediği çok düşük seviyelerdeki kanser hücrelerini (örneğin 100.000 sağlıklı hücre arasında saklanan 1 kanser hücresi) tespit edebiliriz. İşte bu mikroskoptan kaçan “minimal kalıntı hastalık” yani MRD’dir.
MRD tespiti, lösemide nüks (hastalığın tekrarlaması) için en güçlü prognostik faktördür. Tedavi sırasında MRD seviyeleri, risk sınıflandırması ve tedavinin yoğunlaştırılması (veya bazı durumlarda azaltılması) kararları için altın standart yöntemdir.
Tedavideki modern yaklaşımlar nelerdir?
Pediatrik onkolojide tedavi, artık “tüm vücuda toksisite” paradigmasından “hedeflenmiş müdahale” paradigmasına doğru kaymıştır. Geleneksel temel direkler (Cerrahi, Kemoterapi, Radyoterapi) hala tedavinin temelini oluşturmaktadır. Özellikle radyoterapi, Proton Tedavisi veya IMRT gibi son derece konformal teknikler sayesinde, tümörü hedeflerken çevresindeki sağlıklı, büyümekte olan dokuyu koruma konusunda çok ilerlemiştir.
Ancak asıl devrim, hücresel ve hassas tedavilerde yaşanmaktadır:
Hematopoetik Kök Hücre Nakli (HSCT / Kemik İliği Nakli):
Bu yüksek doz kemoterapi veya radyasyonun ardından hematopoetik sistemi (kan yapıcı sistem) yeniden oluşturmak için kan oluşturan kök hücrelerin (kemik iliği, periferik kan veya kordon kanından) verilmesidir.
Otololog Nakil: Hastanın kendi kök hücrelerinin kullanıldığı bir kurtarma yöntemidir.
Alogeneik Nakil: HLA uyumlu bir donörün (kardeş veya akraba dışı) hücrelerinin kullanıldığı küratif (tedavi edici) bir yöntemdir. Bu yöntem donörün T-hücrelerinin kalan kanser hücrelerine saldırdığı (Greft-versus-Lösemi – GVL) güçlü bir etki sağlar. Ancak donör hücrelerinin hastanın sağlıklı dokularına saldırdığı (Graft-versus-Host Hastalığı – GVHD) ciddi bir risk de taşır.
Nakil, sadece yüksek riskli kanserler için değil aynı zamanda Talasemi, Orak Hücreli Anemi ve ağır kemik iliği yetmezlikleri gibi kanser olmayan birçok hastalık için de tek kalıcı tedavi seçeneğidir.
Hedefe Yönelik (Hassas) Tedavi (“Akıllı İlaçlar”):
Bu modern tedavi paradigması, sadece kanser hücrelerinde bulunan spesifik moleküler hedefleri (gen mutasyonları, proteinler) “hedef alan” ilaçları kullanır. Bu yaklaşım kanser hücrelerinin büyümesini durdururken sağlıklı hücrelere verilen zararı en aza indirmeyi amaçlar. Örneğin ALK-mutant Nöroblastom için ALK inhibitörleri veya bazı beyin tümörleri için BRAF inhibitörleri bu gruptadır.
İmmünoterapi (Bağışıklık Tedavisi) ve CAR-T Hücre Tedavisi:
Bu kanserle savaşmak için hastanın kendi bağışıklık sistemini kullanan veya uyaran bir tedavi sınıfıdır.
Monoklonal Antikorlar: Yüksek riskli Nöroblastomda (Dinutuximab) veya Hodgkin Lenfomada (Brentuximab Vedotin) kullanılan hedeflenmiş proteinlerdir.
CAR-T Hücre Tedavisi: “Yaşayan bir ilaç” olarak kabul edilen devrim niteliğinde bir hücresel terapidir.
- Hastanın kendi T-hücreleri (bağışıklık sistemi askerleri) aferez ile toplanır.
- Laboratuvarda, bu T-hücreleri, kanser hücresinin yüzeyindeki spesifik bir antijeni (örn. B-hücreli ALL’de CD19) tanıyan bir Kimerik Antijen Reseptörü (CAR) eksprese etmeleri için genetik olarak “yeniden programlanır”.
- Bu “eğitilmiş” hücreler çoğaltılır ve hastaya geri infüze edilir.
Bu son derece güçlü tedavi, benzersiz ve yaşamı tehdit eden toksisiteler yaratır. Pediatrik hematolog/onkolog, sadece kanseri değil aynı zamanda kitlesel T-hücresi aktivasyonundan kaynaklanan sistemik bir inflamatuar yanıt olan Sitokin Salınım Sendromu (CRS) gibi bu tedavinin neden olduğu yeni ve akut hastalıkları da yönetmek zorundadır.
“Destekleyici Bakım” tedavinin neresindedir?
Pediatrik hematoloji ve onkolojide, “destekleyici bakım” (supportive care), ikincil veya “yumuşak” bir hizmet değil hastanın hayatta kalması ve yaşam kalitesi için birincil kemoterapi veya radyasyon kadar önemli olan protokol güdümlü, kanıta dayalı birincil bir terapötik modalitedir.
Bu alandaki başarısızlıklar, yanlış birincil tedaviyi seçmek kadar ciddi ve kalıcı sonuçlara yol açabilir. Destekleyici bakım, kemoterapiye bağlı bulantı ve kusmanın (CINV) önlenmesi, mukozit (ağız yaraları) yönetimi, enfeksiyonların önlenmesi, beslenme desteği ve doğurganlığın korunması gibi birçok alanı kapsar.
En önemli destekleyici bakım konusu nedir?
Şüphesiz, Febril Nötropeni (FN) Yönetimi’dir.
Febril nötropeni (ateşli nötropeni), kemoterapi alan hastalarda en sık görülen, yaşamı tehdit eden acil durumlardan biridir.
Kemoterapi, kanser hücrelerinin yanı sıra vücudun enfeksiyonla savaşan askerleri olan “nötrofillere” de (bir akyuvar türü) zarar verir.
Nötropeni, nötrofil sayısının kan testlerinde çok düşük bir seviyeye inmesidir. Bu durumda vücut enfeksiyonlara karşı tamamen savunmasız kalır.
Febril Nötropeni, nötrofil sayısı düşük olan (nötropenik) bir hastada “ateş” görülmesidir.
Bu durum vücudun ciddi ve potansiyel olarak yaşamı tehdit eden bir enfeksiyonla savaştığının en önemli alarmıdır. Savunma hücreleri olmadığı için bu enfeksiyon saatler içinde çok hızla yayılabilir (sepsis). Bu nedenle nötropenik bir çocukta ateş fark edildiği anda (veya şüphelenildiğinde), derhal hastaneye başvurulması ve kan kültürleri alındıktan hemen sonra (sonuçları beklemeden) geniş spektrumlu antibiyotik tedavisine başlanması hayati önem taşır.
Kanser tedavisi bittikten sonra süreç tamamlanır mı?
Pediatrik onkolojide “kür” (tam iyileşme), tedavinin sonu değildir; aslında bu yeni bir yolculuğun başlangıcıdır.
Hayatta kalanlar (survivor), aldıkları kemoterapi ve radyasyonun bir sonucu olarak ömür boyu ciddi sağlık sorunları (kardiyomiyopati, pulmoner fibrozis, endokrinopati, nörokognitif bozukluklar ve ikincil maligniteler gibi “geç etkiler”) riski taşırlar.
Bu nedenle kanser tedavisini başarıyla tamamlayan çocuklar, “Uzun Dönem Takip” (Long-Term Follow-Up – LTFU) adı verilen özel kliniklere yönlendirilir. Bu kliniklerin amacı, olası geç etkileri yönetmek ve taramaktır. Bu takip, hayatta kalanların maruz kaldıkları spesifik tedavilere (örn. aldıkları kümülatif antrasiklin dozu veya beyin radyasyonu alanı) dayalı olarak hedeflenmiş maruziyet temelli tarama önerileri sunar. Bu pediatrik hematolog/onkoloğun, sadece kanser tedavisinde değil aynı zamanda iatrojenik (tedavi kaynaklı) hastalığın ömür boyu yönetiminde de uzman olması gerektiğini gösterir.

Prof. Dr. Durgül Yılmaz, çocuk sağlığı ve hastalıkları ile çocuk acil tıp alanlarında 25 yılı aşkın klinik ve akademik deneyime sahip bir uzmandır. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu olan Prof. Dr. Yılmaz, aynı kurumda profesörlük unvanını alarak uzun yıllar akademik çalışmalar yürütmüştür. Çocuk Acil Tıp Derneği Başkanlığı (2009–2015), Sağlık Bakanlığı Acil Sağlık Hizmetleri Eğitim Koordinatörlüğü (2010–2015) ve APLS Türkiye Koordinatörlüğü (2009–2016) görevleriyle ülkemizde çocuk acil tıbbının gelişimine öncülük etmiştir.
Klinik ilgi alanları arasında pediatrik acil başvurular, travma, nöbet yönetimi, solunum yolu enfeksiyonları, çocuk zehirlenmeleri ve akut apandisit tanısında yapay zekâ uygulamaları yer almaktadır. Ayrıca Cincinnati Children’s Hospital’da konuk öğretim üyesi olarak görev yapmış, çocuk acil servis yönetimi ve toksikoloji alanlarında uluslararası deneyim kazanmıştır.
Prof. Dr. Durgül Yılmaz’ın çalışmaları Brain Research, World Journal of Surgery, Seizure ve Pediatric Emergency Care gibi prestijli dergilerde yayımlanmıştır. 2022 yılından itibaren İzmir’deki özel kliniğinde tam zamanlı olarak hasta kabul etmekte olup, bilimsel yaklaşımı ve hasta güvenliğine dayalı modern pediatrik acil tıp uygulamalarıyla tanınmaktadır.


